TÜRK DÜNYASININ AMAZONU AZERİN’İN ALBÜMÜ ÇIKTI. YÜREKLERDE BİRİZ

0
1958

Türk Dünyasının en büyük seslerinden, Türkçülük davasının büyük sanatçısı Azerin’in yeni albümü çıktı. Türk Solu gazetesinde Serap Yeşiltuna’nın Azerin’i ve “Yüreklerde Biriz” albümünü konu alan yazısını yayınlıyoruz:

Türk Dünyasının “Sesi”: Azerin

Hrant Dink’in öldürülmesinden sonra başlayan “Hepimiz Ermeniyiz” furyası ve “özür diliyorum” kampanyası, bizim gibi “hepimiz Türk’üz” diyenlerde büyük bir kızgınlık başlatmıştı. İşte o günlerde çok sevdiğim bir büyüğüm “Aa bak yanında bellek varsa yükleyeyim, çok güzel bir şiir var bende, evde dinlersin” diyerek bir şiir vermişti. Açıkçası aklıma birkaç gün sonra geldi ve bilgisayarıma yükleyerek dinlemeye başladım. Bir yandan da başka işlerle uğraşıyordum.

Azerbaycan şivesiyle okunan şiirin adı “Türk yağıdan üzr istemez” di. Azerbaycanlı halk şairi Zelimhan Yaqub’a ait bu şiir Türkiye’nin o günkü gerçeklerini öylesine derin ve etkileyici biçimde anlatıyordu ki açıkçası şaşırmıştım. Ama onun da ötesinde şiire hayat veren kadın sesinin büyüsü altında kalmıştım. Bir, iki, üç… O gün defalarca dinlediğimi ve etraftaki tüm arkadaşlara dinlettiğimi hatırlıyorum.

…Gözü yolda er gözleyen,
Sonalardan üzr iste!
Oğlu ölen, odu sönen,
Analardan üzr iste!
Şehid olan her kişiden,
Her qadından üzr iste!
Süngülerin ucundakı
Qundaqların, beleklerin
Feryadından üzr iste!
Eger qanın temizdirse,
Get evinde öz anandan,
Arvadından üzr iste!!!
diyor ve
.. Eyil Türkün bayrağına,
İstiqlalla bütünleşen
Ay-Ulduzla Vetenleşen
O bayraqdan üzr iste!!!
O torpaqdan üzr üste!!!
diye bitiriyordu.

Tüylerim diken diken olmuştu ve o sesin, o yüreğin kime ait olduğunu öğrenmeye çalıştım. Ses elbette ki önemlidir ama şiir okumak yürek işidir. İçinde o acıyı, o coşkuyu, o bağlılığı hissetmeyen birinin sesi ne kadar güzel olursa olsun vatan şiiri okuyabileceğine inanmam.

İşte Azerin, en başta o yüreğin sahibiydi. Söylediği tüm şarkılarda, okuduğu tüm şiirlerde derin vatan sevgisinin ve Türklük duygusunun izlerini bulmuştum. Hayatta mıdır değil midir, nerede yaşıyordur, ne yapıyordur çok da düşünmeksizin aylarca internette bulduğum şarkılarını ve şiirlerini dinledim.

Ona dair ilk müjdeyi yine başyazarımız Gökçe Fırat’tan alacaktım. “Hocalı etkinliğimize Azerin de katılacak!” Açıkçası Türkiye’de yaşadığını bile bilmiyordum. 2012 yılının Şubat ayında Hocalı Soykırımı mağdurlarını Türkiye’ye getiriyor ve dünyanın gözleri önünde gerçekleşen bu soykırıma Türk kamuoyunun da tanıklık etmesi için dört ayrı ilde etkinlik düzenliyorduk.

Azerin de bu etkinliklere katılmayı ‘memnuniyetle’ kabul etmişti; hem de beş kuruş almaksızın! “Ben Hocalı ile ilgili bir etkinlik için para almayı kendime ihanet sayarım, bu bir vatan görevidir.” diyerek…

İstanbul, Ankara, İzmir ve Adana’daki etkinliklerde sahne almış, dört ayrı ile de hiç üşenmeden gelmiş ve Hocalı’da yaşananları, sakat, gözünü yitirmiş, ailesini sevdiklerini kaybetmiş o acılı kadınlardan ağlayarak dinlemiş ve bizleri de ağlatarak sonlandırmıştı programlarını.

İlk kez Ankara’daki etkinlikte gördüm ben onu. Hayal kırıklığına uğramamıştım. En az şarkılarındaki kadar yiğit, en az ses tonundaki kadar coşkulu, en az okuduğu şiirlerdeki kadar vatan sevgisiyle doluydu ve bir o kadar da hanımefendiydi, saygılıydı, mütevazıydı.
***
Asıl adı Anaxanım Tagıyeva olan Azerin, 1971 yılında Bakü’de dünyaya gelir. Ailesinde sanatla uğraşan kimse olmamasına karşın küçük yaşlarda müziğe olan ilgisini fark ederler. Daha 5 yaşındayken Azerbaycan Devlet Radyo Programında şarkı söylemeye başlar ve 15-16 yaşlarındayken uluslararası şarkı yarışmalarında dereceye girer. İlk albümünü de Kazakistan’da katıldığı “Asya’nın Sesi” yarışmasındaki performansından sonra hazırlar. Azerbaycan Devlet Konservatuarı Şan Bölümü mezunu olan Azerin 2006 yılında İlham Aliyev tarafından da “Devlet Sanatçısı” ünvanı ile onurlandırılacaktır.

Türkiye’ye gelişi ise 1992 yılıdır. Ancak bu öyle sıradan bir geliş değildir. Ben bunun kendisinin bile çok farkında olmadığı kutsal bir görev olduğunu düşünüyorum. Hani Mehmet Akif için “vatan şairi” denir ya bana göre Azerin de bir “vatan sanatçısı”dır. Bunun sebebi, söylediği şarkılar, onlara olan inancı ve insanlara ulaştırmaya çalıştığı o duygunun arkasındaki tarihi gerçeklerin farkında oluşudur. “Çırpınırdı Karadeniz” denilince artık akla bir siyasi parti gelmiyorsa ve insanlar o şarkının hikâyesini de bilerek dinliyorsa bu Azerin’in başarısıdır.

“Gittiğim her konserde, çıktığım her televizyon programında bunun hikâyesini mutlaka anlatmaya çalışıyorum” demişti sohbetimizde. Şarkının Ermenilere ait olduğunu, hatta Ermenilerden çalıntı olduğunu söyleyen “Türk”lerin de var olması onu gerçekten üzüyordu.

Çırpınırdı Karadeniz, Azerbaycan Milli Marşı”nın “kardeşi” gibidir biraz da. İkisinin de söz yazarı Stalin tarafından “Pantürkist” olduğu için katledilen Ahmet Cevat, ikisinin de bestecisi Azerbaycanlı ünlü bestekâr Üzeyir Hacıbeyli’dir. O nedenle tam tersine 1918 yılında Ermeni işgaline karşı Bakü’ye desteğe gelen Nuri Paşa komutasındaki Kafkas İslam Orduları için yazılan bu esere çalıntı denmesini kabullenemez ve “ben yaşadığım müddetçe ‘Çırpınırdı Karadeniz’, bir ‘Sarıgelin’ olmayacak” der.

Yine bir Azerbaycan halk Türküsü olan “Laleler”i de aynı duygularla seslendirir Azerin.
Yazin evvelinde Gence colunde
Cixiblar yene de dize laleler
Yagisdan islanan yarpaqlar
Seribler dereye duze laleler
Laleler Laleler…

Laleler, Nuri Paşa komutasındaki kırmızı fesli Türk askerini temsil etmektedir. Azerin her defasında, “Sovyetler döneminde açık açık söylenemiyordu, ninelerimiz bize fısıldayarak söylüyordu ‘Bala sen Türk’sün’ diyerek Türk olduğumuzu. O nedenle Laleler çok önemlidir, çok derin bir mana vardır altında” diyerek başlar “Laleler” i söylemeye.

Azerbaycan halkı kendisini Ermeni işgalinden kurtaran Türkiyeli kardeşine minnettardır ve Kurtuluş Savaşı’nda madden ve manen Atatürk’ün yanında yer alarak bildirmiştir teşekkürünü…

İşte Azerin, bana kalırsa iki halkın arasında kurulan o kopmaz bağların kuşaklar sonra ortaya çıkışıdır:
“Sadece devletlerimiz ayrıdır. Kalbimizde hiçbir zaman sınır olmadı. Halklarımız hep bir oldu, derdimizde de sevincimizde de hep beraber olduk, özümü bildim bileli Azerbaycan ve Türkiye bayraklarını omzumdan hiç düşürmedim, öldüğümde de bu bayraklar yan yana olacak” diyerek seslendirir şarkılarını.

Ama sadece Azerbaycan ve Türkiye arasında değil, tüm Türk dünyası ülkeleri için bir köprü kurmaya çalışır Azerin.
Bunun en güzel örneği TRT için hazırladığı televizyon programlarıdır. Türk Dünyasının farklı ülkelerinden sanatçıları davet ederek onları hem Türkiye’ye tanıtmaya çalışır hem de o sanatçıları Türkiye’ye ısındırır. Yüzlerce yıldır bir araya gelemeyen, dünyanın en geniş coğrafyasında en farklı devletleri altında yaşayan Türk milleti, en azından şarkılarla bir araya gelsin, en azından söylediği halk türküleriyle birbirine eşlik etsin ister.

Hiç haksız değil… Bugün bir Özbek’i, Kazak’ı, bir Kırım Türkü’nü, bir Azerbaycan Türkü’nü siyasetin bir araya getirmesi çok zordur belki ama; şarkılarımız, türkülerimiz ve ayrıştırmak için büyük çaba sarf ettikleri dillerimiz öyle benzerdir ki, işte orada öylece durur…

Bir salon şarkıcısı değildir Azerin. Popüler olmak, reklam yapmak, çok satmak, çok tanınmak, çok kazanmak gibi bir derdi de yoktur. Türkiye’de yıllarca bir albüm çıkarma ihtiyacı bile hissetmemiş, bu yıl ısrarlara dayanamayarak çıkardığı albümü “Yüreklerde Biriz”in reklamını bile yaptırmak istememiştir.

“Yüreklerde Biriz” biraz slogan, biraz da biçilen misyondur. İtalyanca, İspanyolca, Rusça, Fransızca ve İngilizce dillerinde şarkı söyleyebilen, bunu da müzik otoritelerinin çok iyi dediği ölçülerde yapabilen bir kadın, Türk lehçelerinde söylemeyi tercih ediyorsa ‘yüreklerde bir’ olma fikrine olan gönülden bağlılığındandır. Mehmet Akif ile başlayıp, Ahmet Cevat ile biten albüm de, satsın, üzerinden para kazanılsın diye değil, o “bir” olma fikri enstrümanlarla ifade edilsin diye yapılmıştır.

Her ay Ankara’dan Bakü’ye gider Azerin. Ailesini görmek, özel işlerini halletmek ya da gezmek için değil. Azerbaycan Silahlı Kuvvetleri’ne bağlı bir “üsteğmen” olarak oradaki askere gönüllü konserler vermek için…
Savaşlar sadece silahla değil, moralle ve kadınların da arkasında olduğunu bilen askerin özgüveniyle kazanılır çünkü…

Karabağ fiilen Ermenistan’ın işgali altında ve hala bir yangın yeri… İşte Azerin bu yangın yerine su taşımaya çalışıyor, hem de en sorunlu bölgelerde, o ateşin arasında ‘sahne’ alarak yapıyor bunu. Tıpkı 2000’li yıllarda Diyarbakır’da, Siirt’te, Şırnak’ta yaptığı gibi… Beş yıldızlı bir otelden diğerine geçerek konser vermeye benzemez bu. Askeri helikopterlerle, başını eğerek, tehlikelerin farkında olarak, toz bulutunun arasından bir başka cehennemin ortasına düşerek sadece ve sadece Mehmetçikle buluşma, cepheye mermi taşıma, ekmek taşıma, su taşımadır…
2008 yılında Aktütün Karakolu Baskınında verdiğimiz 17 şehidin ardından, bir konsere daha çıkar Azerin, Şırnak’ta. Hani basında sadece rakam olarak verilen, üç, beş yirmi diye anılan şehitlerin ardından… Her zaman yaptığı gibi, şarkılarına ya da şiirlerine başlamadan önce konuşmak için alır eline mikrofonu. Ama bu kez başka bir şey söyler. O 17 şehidin adını ezberlemiştir ve tek tek isimlerini okumaya başlar. Garnizon Komutanı şaşırmıştır çünkü onun bile ezberinde değildir. Kim bilebilir ki, Genel Kurmay’ın sitesinde bile olmayan o isimsiz kahramanları…
***
Şimdi tekrar “Türk Yağıdan Üzr istemez” şiirini ilk kez duyduğum o güne geri dönüyorum. Ardından “Ey Turanım” ve sonra “Bağışlama bizi Vatan” şiirlerini dinlediğim o güne… Turancılık ve Türk Birliği üzerine sayfalarca kitap okumuş da hiç o gün olduğu kadar inanmamıştım! “Ey Türk oğlu, Ey Türk kızı Oyan, Oyan!” diyen o ses uyandırmıştı sanıyorum beni.

Aşkla yapılan eylem yine yerini bulmuştu işte. Gönülden, yürekten gelen ses, o sesi tüm kalbiyle bekleyen kulaklara açılmıştı. O herhangi bir siyasi partinin, iktidarın ya da muhalefetin aktörü değildi, hiçbir zaman da böyle bir misyon biçmemişti kendine. Ama siyasetin tam da ortasındaydı. Kendi ifadesiyle “kendi siyasetinin”…
Müzik sevgisi, Türklük davasına olan tutkusuyla birleşmiş ve ortaya müthiş bir eser çıkarmıştı, o da Azerin’in kendisi olmuştu.

“Bir olak ki diri olak inşallah” diyerek başladığı her şarkı, “Yetti Türk Milleti, Azerbaycan, Kazakistan, Özbekiskan, Türkmenistan, Kırgızistan, Caanım Kerkük, Güzel Kırım, Balkanlar” diye seslenerek başladığı her konser yerini buluyordu.

Güler yüzü, sevgi dolu bakışlarıyla Türk kadınının tüm asilliğini üzerinde taşırken, cesareti, dobralığı ve özgüveniyle gerçek bir dişi kurt, bir amazon olarak tarihteki yerini alıyordu.

Allah ona uzun ömürler, sesine güç, yüreğine sağlık versin…

Serap YEŞİLTUNA

kaynak TÜRKSOLU 
serap yaşıltuna

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.