Haydar Aliyev’in heykeli… ve…

0
884

.. .çiçek çalan delikanlı….

Minibüsün camından tam suret yerinden kopup giden arabaları takip ediyorum ve şoförün ineceksiniz seslenmesi ile kapıya yöneliyorum. Sıcak salondan yağmurun içine iniyor ve heykeli çevrelemiş gül çelenklerine  baka kalıyorum.  Azerbaycan’ın İstanbul Baş Konsolosluğu ya bu. Dakikası dakikasına uyuyor, ne geç başlamazlar, ne geç bitirmezler. İstanbul’un ömür törpüsü trafiğine takılıp kalırken belki bir az daha uzatırlar toplantıyı düşünmüştüm.  Alman dakikliği diyorlar ya, biz öyle ola bilmezmişiz falan. Gel de gör. Demek ki ola bilirmişiz.  Bunu artık İstanbul’daki soydaşlar da itiraf etmek zorunda. Bana da iyi ders oldu.  Karşıda iki katlı çay evinin camından bizimkileri;  tanış soydaşlarımı görüyorum. Toplantı sonrası sıcak içeceklerin tadını çıkarıyorlar. Zaten son bir haftanın sıkıntılarından moral 0. Birde bu geç kalma olayı.  İçimde küfür edip duruyorum kendime. Ne kadarını biliyorumsa, ne kadarı ezberimde varsa hepsini sayıp duruyorum.

Bu adam, anısı için düzenlenmiş  toplantıyı kaçırdığım bu adam… Hayatını bizim için harcamış bu adam. Mum gibi gecemizi aydınlatmış, güneş gibi doğmuş hayatımıza. Sense geç kal. Trafik, yağmur bahane. Resmen kendini savunmadır, o kadar basit. Sevmezdi bahaneleri. TV de canlı toplantılarında bakanları ve devlet kurumlarının başkanlarının bahaneler üretti mi hemen işine son veriyordu.  Kaç defa görmüştüm canlı olarak? Parmaklarımı katlıyorum; Bakı Tibilisi Ceyhan Boru Hattı’nın anlaşması imzalanırken. Bakanlardan biri benden önceki sırada oturmuştu. Benim can kulağımla dinlediğim o tarihi nutuklar galiba adamın ilgisini çekmiyordu, şekerleme yapıyordu; arada cani dilden horlamağa başlıyordu. Çevresindekiler tiksinip  bakana bakanda ben adamın yumuşak yerine elimdeki tükenmez kalemle dürtüyordum. 15 dakika ne mi geçiyordu her şey tekrar oluyordu. 15 defa falan kalemle dürtmüştüm bakanı.    O tarihi görüş bitmiş, görüş alanının çıkışına yönelende bakanın yardımcısı mı, can güdeni mi koluma dokunmuştu.  Bakanla  aynı  adımlıyorduk ve yanında çocuğa benzediğim bakanın  hamur gibi şişkin suratına bakıp  teşekkürünüzü kabul ediyorum deyip tebessüm etmiştim.  Elimde tükenmez kalem olmasaydı bu çıkıştan bakan gibi çıkamazdın yani anlamında. Bakan hamamböceği görmüş gibi yüzünü çevirmişti.

Sonra? Rahmetlik Elçibey’in cenazesinde. Gelmişti, o vakarlı kafasını indirmişti ve…  Orada… Neyse…

Sonra?  Sahnedeki tabutta yatıyordu. Aile bireyleri salonda ön sırada oturmuşlardı.

Zamanı durduramazdık, duramazdık, sokaklar sıra bekleyen insan seli ile dolup taşıyordu. Çıkışa yaklaşıyorduk.  Bu son idi.   Borcundan çıkmak için sadece bir imkanımız vardı; iyi bir vatandaş olmak. Oysa ki sıradan bir Azerbaycanlı olarak benim ve ailemin o kadar büyük bir minnet duygusu vardı ki ona.  Durdum ve cenazesi önünde baş indirdim. Gözümün kuyruğu ile gördüm ki sıradaki insanlar da başlarını indirmiş. Son olarak sevgimizi böyle ifade ede bildik.

…İçeri geçmek istemiyorum. Geç kalmanın pişmanlığından kurtulamıyorum.  Çay evinin bitimindeki markete girip içecek bi  şeyler alırsam  kafam bir az açılır.

Ben içecek seçiyorum,  çelenklerdeki kırmızı  gülleri  toplayan delikanlı da  markete koşuşturuyor.

-Napıyorsunuz? Bu ne saygısızlık?

Market çalışanı da konuya karışıyor:

-Abla, altı üstü bi çiçek, heyecan yapmayın.

Delikanlı sırıtır:

-Sevgilime götüreceğim. Zaten bir azdan çelenk satanlar   gelip toplayacaklar.

Sahiden, park görevlileri çelenklerin çiçeklerini toplamakta.

-Biz yapmazdık ama, saygısızlık en azından?

-Hm…- Ablam, gelir misin?

Yaklaşıyorum.  Parmağını heykele uzatır:

-Ablam, sübliminal  mesajları biliyon mu?

Daracık bir mekanda dünyanın içeceklerini sergileme becerisi gösteren biri  ile  bu konuda hiç tartışmam.

-Uzmanım-diyorum.

Aslında doğru söylemiyorum. İki saçma sapan sertifikam, bir merkezde 4 aylık hocalık tecrübem ve bir iki arayıp bulamadığım makalem dışında bir tecrübem yok bu konuda.

Heykelin yüzü denize bakıyor.

Cep telefonumla bir kaç resim çekmek istiyorum. Düğmesine basıyorum ama ekran kapanır.  Nefret ediyorum teknolojinin son harikaları olan bu endirabadilerden.  Biri çalsa da kurtulsam. Ama nerede.

…Geri dönmek için minibüsü tam yarım saat bekliyorum. Şoförden rica edip telefonu şarja takıyorum. Ankara’dan arkadaş mesaj göndermiş. Nazarbayev vakfı ve külliyesi kuruluyormuş, merkezi İstanbul’da olacakmış. Kardeşim, Allah aşkına…

Yağmur kara çevrilmekte… Minibüsün salonu sıcaktır… Hiç inesim gelmiyor ama…